Eskiçağ yazıları nasıl okundu?

“Eski yazıları çözümleme işinin toparlak hesap 150 yıllık bir geleneği vardır. Georg Friedrich Grotefend ile Jean François Champollion adlarına bağlanan iki klasik çözümleme başarısı, eldeki metinde birden fazla yazı kullanılması ve bu yazılardan birinin bilinir cinsten oluşuyla gerçekleştirilmiştir. 

Çivi yazısını söken Grotefend için bu bilinir öğe, ünlü üç Pers kralının adının saptanmasıydı. Gerçi ilkin varsayımsaldı, ama daha ilk uygulamada doğruluğu anlaşıldı ve böylece daha sonraki çözümlemelere yol açtı.

Mısır Hiyerogliflerini çözümleyen Champollion için bu bilinir öğe, okunabilen Grekçe bir metindi. Üç dilde yazılmıştı. Rozetta Taşı ya da Reşid Taşı denilen bu taşın üstündeki Grekçe metinde  özellikle çerçeve içine alındığını saptayınca ilk harfleri elde etti. Buradan hareketle diğer harfleri söktü.

Grotefend olsun, Champollion olsun çözümlemelerinin çıkış noktalarını, başka ilişkiler nedeniyle bilinen adlara dayandırmışlardır. Bu da bir çözümleme girişimine başlamakta en iyi yolun ad arama olduğunu gösterir.

Bu konuda başka bir yolu da çok yakın bir zamanda Alman bilgini Ernst Sittig bulmuştur. Eski Girit yazılarını çözümlemek için elli yıl uğraşılmış, fakat olumlu bir sonuca varılamamıştı. Bu bilgin ise ordunun şifre çözmede kullandığı matematik-istatistik metot ile Eskiçağ filolojisinin dil karşılaştırma ve ad arama metodunu birleştirerek yeni bir yol ortaya koydu.

Ancak Girit yazılarının başarılı çözümleyicisi, aslında bir mimar olan genç bir İngiliz, Michael Ventris oldu. Bunun için uyguladığı metot da klasik adları okuma yoluydu.

Champollion’un zamanından beri Bilingue denilen iki dilli bu metinler, yeni kaşfedilmiş yazılarla karşılaştıklarında bütün eski dil filologlarının rüyası olmuştu.

Bu rüyanın Champollion’un eriştiği nitelikte olanı pek ender görüldü. Zaten gerekli de değildi artık; metotlar adamakıllı incelmişti. İşe ilk başlayan öncüler için hiçbir şey ifade etmeyen noktalardan bugün çok önemli bilgiler elde edilmektedir.

Her yeni çözümleme, eski dilleri birbirine bağlayan ilişkiler sistemini biraz daha aydınlatıyor, açıklayıcı bilgileri artırıyor.

Ne gariptir ki, eski diller arasında bir zamanlar örülmüş ilişkiler ağının düğümlerini saptamak işi, ilk çözümlemelerden çok önce, 1786’da gerçekleştirilmiştir.

Hem de Önasya araştırmalarının bilinen merkezlerinde, Almanya’nın, İngiltere’nin inceleme odalarında değil, Hindistan’da.

Bu ilişkiler ağını eşsiz bir dil yeteneğiyle ilk kez anlayan ve bu anlayışla alabildiğine geniş filolojik keşifleri sağlayan adam, aslında bir hukukçuydu. Kalküta’da Yüksek Mahkeme’nin başyargıcıydı. Boş zamanlarında yaptığı hiç de eski dillerin karşılaştırılması değildi. Daha çok Hindu ve müslüman kanunlarını toplar, bunların çevirisiyle uğraşırdı.

Adı William Jones, 1746’da Londra’da doğmuş, eski diller ve Eskiçağ tarihi öğrenimi yapmış, sonra da Harrow’da Yakındoğu Dilleri (Farsça, Arapça, İbarince) okutmuştu. Bu işi para bakımından kendisini tatmin etmeyince ayrılıp sırf daha iyi kazanç umuduyla hukuk öğrenimi yapmıştır.

Bu yeni sahasında çok hızlı ve çok parlak bir yükselme göstermesi, onun yeteneğinin bir belirtisi olduğu gibi, bugün Hint Avrupa dediğimiz (sadece Almanya’da hala İndo-Cermen denilen) dil akrabalığını ilk kez saptamak gibi tarih bilimlerinin bütün dallarını etkileyen filolojik keşfi yapmış olması, onun zekasının başka bir belirtisidir.

Hint-Avrupa dillerini inceleme sadece genel İlkçağ tarihi bilgisini gerektirmez; ayrıca (büyük göçleri ve ırk karışımlarıyla) etnoloji, eski çağlar coğrafyası (ilk Hint-Avrupa toplum biçimlerinin, aile hukukunun oluşumu ve özellikleriyle) sosyoloji, (tarihöncesi çağlarda bitki ve hayvanların dağılımı, hayvan evcilleştirme hareketlerinin yayılımı ile) hayvanbilim (zooloji) ve bitkibilim (botanik) bilgilerini de zorunlu kılar.

Jones Hindistan’a atanmamış olsaydı (bu ülkenin edebiyat ve bilim dili olan) Sanskritçe incelemelerine belki de hiçbir zaman yönelmeyecekti. Sanskritçe’den hareketle dillerde saklı bulunan bir iskelet keşfetti; çeşitli dillerin bireysel görünümleri arkasında onların asıl yüzlerini, bir aile oluşturan yüzlerini gördü.

Hindistan’da bu keşfini ayrıntılı biçimde sistemleştirmek için zaman bulamadı. Hatta dilbilimin bu yeni dalına bir ad takmaya bile kalkışmadı. Bu işi bir nesil sonra hem bir hekim hem de Mısır hiyerogliflerini okuyanlardan biri olan Thomas Young yaptı.

Jones’un başlattığını başkaları devam ettirdi. Resmus Christian Rask (1786-1832), Danimarkalı filolog ve her bilimi yerinde öğrenmek isteyen büyük gezgin, dört yıl İran ve Hindistan’da dolaşıp durdu.

Ondan sonra Alman Franz Bopp (1791-1867), 42 yaşındayken büyük bir esere başladı, 16 yıl çalıştıktan sonra başlıca bölümlerini bitirdi. Adı şöyleydi: ‘Almanca, Gotça, Lituanyaca, Grekçe, Zendce, Sanskritce’nin Karşılaştırmalı Grameri’. Dil karşılaştırmasında katı bilimsel yöntemler uyguluyordu, böylece eskiçağ filolojisinin Winckelmann’ı oldu.

Basitleştirerek ifade edersek, şu noktayı belirtiyordu: Yayılım alanlarına göre, Hint-Avrupa adı verilen bir diller grubu vardır. Kelime hazinesi ve morfoloji bakımından birbirlerine şaşılacak derecede benzemektedirler, o halde akrabadırlar.

Okul işi belirgin bir örnek baba kelimesine bakalım:

Almanca Vater

İngilizce Father

Fransızca Pere

İspanyolca Padre

Latince Pater

Grekçe Pater

Eski İrlanda dilinde Athir

Gotça Fadar

Eski Hintçe Pita

Toharca Pacar

şeklindedir.

İncelenen dillerde ne kadar çok eskiye gidilirse, uyumluluklar da o derece göze çarparlık kazanmaktadır. Bu da bugün çok farklı durumlar gösteren birçok dilin ortaklaşa bir kökendil’den çıktığını gösterir.

Dillerdeki değişimlerin, örneğin seslilerin ve klerin değişimlerinin belirli kanunlara göre olduğu saptanmıştı, önemli bir keşifti bu. Yeterince karşılaştırma malzemesine dayandırıldığı taktirde bu bilgi, doğal değişim sürecinde bir geriye dönüş olanağı sağlıyordu.

Yani eski bir dilin Hint-Avrupa ailesinden olduğu saptanınca, bu dilin kalıntıları dikkatle ele alınırsa değişim kanunları farkedileceği için onu yeniden ihya etmek olanağı var demekti.

Büyük Hint-Avrupa dil ailesi içinde yakın akrabalık gösteren daha küçük diller seçilince, bundan başka sonuçlar çıkarmak, örneğin bu dillerin coğrafya ve ulusal köken bakımından yerlerini saptamak yoluna da gidilebilecekti.

Bu açıdan bakılınca İndo-Cermen dillerini incelemek, Eskiçağ araştırıcısı için büyük önem kazanır. Bu, sadece dolaysız yoldan bir çözümlemeye hizmet değil, dil döküntülerinin kelime hazinesini, yapısını ve gramerini aydınlatıyorsa, sonucu önceden kestirilmez değerde bir hizmet olur.

İndo-Cermen gerçeğini ilk savunanlar alaylarla karşılaştı. Öyle ya, Afganca ile İzlandaca, Sanskritçe ile Rusça, Çingenece ile Latince, eski Prusya ve Friesland dilleri arasında akrabalık olduğunu ileri sürmek ilk bakışta çok gülünç görünüyordu.

Oysa, aslında bu diller düpedüz akrabaydılar. Ne var ki, bu dil ailesinin Hindistan’dan başlayıp Önasya üzerinden geçerek Batı Avrupa’ya kadar uzanan, sıradağlar, çöller, denizlerle engellenmiş ve çeşitli ırklara yerleşme yeri olmuş coğrafi alanı göz önüne getirilince böylesine bir akrabalığa inanmak gerçekten güçtü.

Bugün İndo-Cermen dilleriyle uğraşanların karşısında çok daha başka sorunlar dikilmiştir (dil ailesinin anayurdu uzun zaman uğraşıldığı halde hala kesin biçimde saptanamadı, şimdi de Güney Rusya ile Orta Avrupa arasındaki bölge olduğu savunuluyor) fakta böyle bir ailenin varlığı gerçeği artık tartışma konusu olmaktan çıkmıştır.

Bunun yanı sıra Hint/Avrupa dil ailesinin beyaz ırkın diğer dil ailelerine (Hamito-Semitik, Kafkas, Dravit ve Bask dillerine) akrabalık derecesi, yakınlığı, uzaklığı ya da tümden aykırılığı gibi sorunlar da aynı şekilde tartışma potasından çıkmış, sadece biraz daha arştırmayı gerektirir duruma gelmiştir.

Geçen yüzyılda ölü dillerin ve eski yazıların çözümlenmesi için sınanmış birçok yol vardı; Boğazköy kil tabletleri ise şimdi İndo-Cermen dilleri araştırması yapanlara yepyeni bir anahtar vermekteydi.”

((C.W.Ceram takma adını kullanan) Kurt W.Marek, Tanrıların Vatanı Anadolu, s.60-63)