Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

 

ORTAÇAĞ ANTAKYA TARİHİNE BİR BAKIŞ (969-1098)

Ebru ALTAN*

 

Asi Nehri kıyısında, Habibü’n-Neccâr dağı eteklerinde bulunan Antakya (Antiokhia) şehri, Büyük  İskender’in ölümünden sonra imparatorluğu paylaşan kumandanlarından I.Seleukos (M.Ö.312-280) tarafından M.Ö. 300 tarihinde kurulmuş, bundan kısa bir süre sonra önemli bir ticaret merkezi ve Suriye’nin başkenti olmuştur. Antik çağda ‘Doğunun Kraliçesi’ diye anılan şehir, M.Ö. 64 yılında Roma İmparatorluğu’na katılmış ve imparatorluğun  Roma ile İskenderiye’den sonra üçüncü büyük şehri ve bütün Asya eyaletlerinin merkezi olmuştur. 395 yılında Roma İmparatorluğu’nun ikiye bölünmesinden sonra Bizans/Doğu Roma sınırları içerisinde kalmış bu dönemde de imparatorluğun  doğudaki önemli bir askerî, kültürel ve ticarî merkezi olarak önemini korumuş ve İran’a karşı düzenlenen seferlerde üs olarak kullanılmış, İran kralları tarafından da daima hedef alınmıştır. 340, 394, 396, 458 yıllarındaki depremlerden çok zarar gören, ardından 525’de yanan 526 ve 528’de tekrar büyük depremlerle harap olan, 540 yılında da Sasânî Hükümdarı I. Hüsrev Enuşirvan (531-579) tarafından tahrip edilen şehri Bizans İmparatoru I. Iustinianos (527-565)  yeniden inşa ettirmiş ve şehre Theopolis adı verilmiştir. Herakleios döneminde (610-641), imparatorluk ordusu Antakya önünde yenilgiye uğrayınca (613) şehir, tekrar Sasânîler tarafından işgal edilmiş ve 628 yılında yine  Bizans hâkimiyetine girmiştir[1].

Antakya, Hıristiyanlık tarihinde önemli bir yere sahiptir. Zira M.S. 1. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan Hıristiyanlık, Kudüs dışında ilk defa Antakya’da yayılmıştır. Anadolu ve Yunanistan’a giden yolların kavşağında olan konumu, Kudüs’e yakın önemli bir ticaret merkezi oluşu, doğu ve batı kültürlerinin birleşme noktasında bulunması sebebiyle, Hıristiyanlığın yayılma döneminde Hıristiyan cemaatin toplanma  ve öğreti merkezi olarak önem kazanmıştır. Hz. İsa’ya inananlara ilk kez Antakya’da Hıristiyan adı verilmiştir. İncil’in dört yazarından biri olan Matta, İsa’nın hayatını 1. yüzyılın ortalarında Antakya’da kaleme almıştır. IV. yüzyılda metropolitlik, V. yüzyılda da patriklik merkezi olmuştur. VII. yüzyılda Hıristiyanlığın beş patriklik merkezinden (Roma, İskenderiye, Kudüs, İstanbul, Antakya) biri olan Antakya patrikliği, İstanbul ve İskenderiye patriklikleriyle aynı seviyedeydi[2].

Hz. Ömer zamanında, 20 Ağustos 636’da Bizans ordularının Yermük suyu kenarında uğradığı mağlubiyetten sonra Filistin ve Suriye savunmasız kalınca Müslümanlara Antakya yolu açılmıştı. Bu sırada Antakya’da bulunan İmparator Herakleios, ordusunun başına gelenleri öğrenince, Eylül ayında İstanbul’a dönmek üzere denize açılırken büyük bir üzüntüyle Suriye’ye veda etti. Ardından, Antakya 638 (H.17) yılında Ebu Ubeyde b. Cerrah kumandasındaki İslâm ordularına teslim olunca şehrin tarihinde yeni bir dönem başladı[3]. Üç asırdan fazla bir süre Müslümanların elinde kalan şehir sırasıyla Emeviler, Abbasiler, Tolunoğulları ve İhşîdîlerin hâkimiyetine girdi; ardından 944 yılında kuzey Suriye ve Kilikya’ya kadar hâkim olan Hamdânoğulları’ndan Seyfüddevle’nin eline geçti.

Hz. Ömer devrinden itibaren, Bizans’a karşı, Suriye-Anadolu sınırında tesis edilen askerî sınır eyaletinin (Avâsım) merkezi olan şehir, İslâm hâkimiyeti döneminde Adana, Tarsus, Misis ve Anazarba ile birlikte Müslüman topraklarının Suriye ucunu (Sugûrü’ş-Şamiyye) oluşturdu ve Araplar ile Bizans arasındaki sınır kentlerinden (Sugûr=Uç) biri olarak askerî önemini korudu[4]. Ancak, bu dönemde Antakya yerine Şam (Dımaşk) Suriye’nin siyasî ve kültür merkezi olarak ön plana çıkmaya başlayınca şehir bu bakımdan giderek önemini kaybetti[5].

Antakya’da yeniden Bizans hâkimiyeti (969): Aradan geçen yıllar içinde Bizans, Antakya’yı tekrar ele geçirmek arzusundan hiçbir zaman vazgeçmemişti. Suriye’yi itaat altına almak niyetinde olan İmparator Nikephoros Phokas (963-966), önce 965’te Kilikya’daki Hamdâni hâkimiyetine kesin olarak son verdikten sonra 966’da Antakya surları önünde göründüyse de bir hafta süren kuşatmadan bir sonuç elde edememiş ve İstanbul’a geri dönmüştü. 968 yılında tekrar Suriye’ye gelen Nikephoros, Asi ırmağı (Orontes) boyunca güneye doğru ilerleyerek Şeyzer, Hama, Hıms’ı zapt ve tahrip edip, Antartus, Cebele ve Lâzikiye’yi de ateşe verdikten sonra Antakya üzerine yürüdü. Ancak İmparator Nikephoros’un bütün çabalarına rağmen şehir kısa sürede ele geçirilemedi. İmparator, Antakya karşısında Amanos geçidinde Bagras kalesini genişletip tamir ettirdi ve buraya Mikhail Burtzes’i kumandan tayin etti. İmparatorun İstanbul’a geri dönerken Antakya’da bırakmış olduğu kumandanları Petros Phokas ve Mikhail Burtzes, sonunda 28 Ekim 969 (H.358) tarihinde Antakya’yı Hamdânilerin elinden almayı başardılar. Şehrin zaptı sırasında çok kan dökülürken esir alınan 20.000 Müslüman Bizans’a gönderildi. Şehirdeki Müslüman ahali göçe zorlandıktan sonra bunların yerine Hıristiyan nüfusu yerleştirildi. Böylece Doğu’nun en önemli merkezlerinden birisi olan Antakya üç asrı aşkın bir süre sonra tekrar Bizans hâkimiyetine girdi ve bir asırdan fazla Bizans’ın Müslümanlara karşı başlıca kalesi olarak kaldı. Aynı yılın sonlarında Haleb’in de Bizans’ın vassali durumuna gelmesi ve şehrin Müslüman ahalisinin imparatorluğa vergi ödemeyi kabul etmesi üzerine Suriye’deki Müslüman hâkimiyetinin sonu gelmiş oluyordu[6].

Bundan sonra Antakya’yı tekrar eski günlerine döndürmeye çabasıyla, aralarında bir ok atımı mesafe bulunan 400 kulenin yer aldığı muhteşem surlar tamir edilip güçlendirildi. Şehrin Haleb çıkışındaki St. Paul kapısı ile Lazikiye yolu üzerinde darphane çıkışındaki St. George kapısı ve Asi’yi geçen köprü ile bu yol üzerindeki St. Simeon kapısı onarıldı[7].

Antakya’nın zaptından altı hafta sonra İmparator Nikephoros Phokas bir suikast sonucu öldürülünce (11 Aralık 969) imparatorluk tahtına Ioannes Çimiskes (969-976) çıktı. Bu dönemde, kısa bir süre önce Mısır ve Suriye’de hâkimiyet kurmuş olan Fatımîler, Halife Muiz-Lidinillah döneminde, 971 yılında Antakya’ya saldırarak şehri ele geçirmeye teşebbüs ettiler. Fatımî ordusu Antakya’yı beş ay kuşatma altında tuttu. Fakat imparator, Patrikios Nikolaos kumandasındaki ordusunu Fatımîlere karşı gönderdi ve Bizanslılar tarafından yenilgiye uğratılan büyük Fatımî ordusunu geri çekilmek zorunda kaldı[8]. Fatımîlerin başarısızlıkla sonuçlanan bu hareketi, İmparator Çimiskes’in, dikkatini yeniden doğuya çevirerek 974 yılında tam bir Haçlı seferi ruhuyla harekete geçmesine sebep oldu. 975 yılının Nisan ayında Antakya’dan harekete geçerek Hıms ve Baalbek’i zapt edip Dımaşk’ı yüksek hâkimiyeti altına alarak Filistin’e girdi. Taberiye, Nazareth (Nâsıra), Akkâ ve Kaysâriye’yi zapt ettikten sonra kışın yaklaşması sebebiyle seferlerine son verip Antakya’ya geri dönerken yol üstündeki Beyrut, Sidon (Sayda) gibi önemli kıyı şehirlerini de ele geçirdi. İmparator Çimiskes, Antakya’dan İstanbul’a döndükten sonra Ocak 976’da öldü[9].

İmparator II. Basileios (976-1025) döneminde, 992 yılında Mısır Fatımî Halifesi el-Azîz-Billah, Türk kumandanı Bengütekin (Bencutekin)’i Haleb’i zapt etmek üzere Suriye’ye yollayınca Antakya ve sınır bölgeleri valisi Mikhail Burtzes ona karşı çıktı. Bengütekin, Hamdani birliklerini Efâmiye (Apamea) yanında yenilgiye uğrattıktan sonra Haleb’i 33 gün kuşattı. Ardından elçilerini hapsetmiş olan Burtzes’e karşı harekete geçip ona ait olan Artah bölgesinde İmm (İmma)’i zapt ederek yaktı; Demirköprü yakınında kazandığı başarıdan sonra Antakya’ya kadar ilerleyerek bölgede büyük tahribat yaptı. Antakyalılar ona karşı hiçbir girişimde bulunmaya cesaret edemediler[10].

993 (H. 383)’de yeniden Kuzey Suriye’ye giren Bengütekin, Efâmiye ve Şeyzer’i zapt ederek Haleb’i bir kere daha kuşattı. Antakya’daki imparatorluk kumandanı Burtzes, Fatımîlere karşı harekete geçtiyse de Asi ırmağı kenarında ağır bir yenilgiye uğratıldı (15 Eylül 994 “Geçit Savaşı”). Ardından Fatımî ordusu Haleb’i yeniden kuşatıp Antakya’yı da tehdit etti. Haleb emîri Lulu, Bizans İmparatoru II. Basileios’a eğer hemen büyük bir orduyla yardıma koşmazsa Fatımîlerin Haleb’i ele geçireceklerini, bu durumunda Antakya’daki Bizans hâkimiyetinin de devam edemeyeceğini bildirdi. 995 yılında büyük bir orduyla bizzat Haleb surları önünde görünen imparator, Fatımîleri geri püskürterek tehlikeye düşmüş olan Antakya’nın da güvenliğini sağlamıştır. Bengütekin Dımaşk’a çekilirken imparator da Şeyzer, Hıms, Rafaniye’yi işgal etmiş, harabe halinde bulunan Antartus’u tekrar inşa ettirerek buraya Ermenileri yerleştirmiş, Trablus’u ele geçirme girişimi ise sonuçsuz kalmıştır[11].

İmparatorun Antakya duksu[12] tayin ettiği Damianos Dalassenos, Fatımîlerle mücadeleye devam etti. 998 yılında Efâmiye’yi kuşatan Antakya duxu ile Fatımîler arasında Bizans ordusunun yenilgisi ve duxun ölümüyle sonuçlanan savaştan sonra Fatımîler Antakya’ya giderek şehri yağmalayıp halkını öldürdüler ve civardaki köyleri yakarak geri çekildiler. Ertesi yıl (999) imparator tekrar Suriye’ye gelerek bir yıl önce Efâmiye yanındaki savaşta ölen Bizanslıların kemiklerini defnettirdi. Trablus’u zapt etme girişimi bu sefer de sonuçsuz kalan İmparator II. Basileios, Lâzikiye üzerinden Antakya’ya döndü ve Nikephoros Uranos’u buraya vali tayin etti[13].

Nikephoros Phokas (963-69), Ioannes Çimiskes (969-976) ve II. Basileios dönemlerinde ele geçirilen topraklarla arazisi genişleyen imparatorluk içinde güneye ve doğuya doğru yeni Themalar oluşmuştu; bunlar arasında Antakya Thema’lığı da sınır bölgesinde bulunması dolayısıyla büyük önem kazanmış ve Duksluk unvanını almıştı[14].

Bu dönemde doğuya ibadete gelmek isteyen Hıristiyanlar, Balkanlar veya via Egnatia[15] üzerinden İstanbul’a vardıktan sonra Anadolu içinden üç ayrı ana yol ile Antakya’ya ulaşırlardı. Antakya’dan sonra Lâzikiye’de sahile ulaşıp, Antartus’da Fatımî sınırına girerlerdi; Antartus’dan sonra da Kudüs’e yönelirlerdi[16].

Onuncu yüzyılda Antakya, Doğu mallarının Batıya ulaştırılmasında önemli bir antrepo durumunda olduğu için ticarî yönden de önemini korumuştu. Kuzey Suriye’nin ticarî merkezi olan Haleb’e getirilen malların bir kısmı buradan Antakya’ya varıyor, oradan da Akdeniz’e ulaştırılıyordu. Antakya ile Haleb arasında kervan seferleri yapılırken Bizans ham ipeği, ipekli kumaşları, keten bezleri, evcil hayvanlar, inciler, dibalar Haleb’e gönderiliyordu. Uzakdoğu  malları da Basra ve Fırat üzerinden şehre geliyordu. Bizanslılar tarafından ticarî imtiyaz tanınan Venedikli tüccarlar da Antakya’da ticaret yapıyorlardı. X. yüzyılda Antakya -Trabzon ve İskenderiye’de olduğu gibi-  Araplar ile Batılı tacirler arasında mal değiş tokuşunun yapıldığı önemli bir pazardı. Bizanslılar Antakya limanından çektikleri malların büyük bir kısmını İstanbul’a deniz yoluyla veya kara yoluyla Anadolu’dan getiriyorlardı. Bu durum Selçuklu fetihleri yüzünden bu karayolunun kullanılması imkânsız hale gelinceye kadar devam etti[17].

Urfalı Mateos’a göre 1053 yılında Antakya şehri şiddetli bir depremle sarsıldı. St Peter Kilisesi’nin yanı sıra şehirdeki diğer binaların da hasar gördüğü bu depremde 10.000 insan öldü[18].

Antakya Bölgesine İlk Türk Akınları: Dandanakan savaşından (23 Mayıs 1040) sonra bir devlet kurmayı başaran Selçuklular, plânlı bir fetih harekâtı çerçevesinde, Bizans hâkimiyetindeki Anadolu topraklarına akınlar yapmaya başlamışlardı. Bu harekâta katılan bazı Selçuklu emirleri, 11. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Suriye bölgesinde de faaliyet göstermişlerdir. İlk olarak Hanoğlu emir Harun, emrindeki bin kadar Türkmen (Oğuz) atlısıyla Anadolu’dan Haleb bölgesine geldi. 1064/65 yılında Haleb Mirdasî emiri Atiyye ile ittifak kuran Harun, Antakya’ya bağlı Bizans topraklarına akınlar yaparak bu bölgede bulunan Kemnûn kalesini fethettikten sonra Atiyye ile beraber Haleb’e döndü. Harun’un 1 Temmuz 1068’de, Bizans’ın Antakya savunması açısından önemli olan Artah’ı beş ay süren kuşatmadan sonra hücumla ele geçirmesiyle beraber İslam sınırları Antakya’ya biraz daha yaklaşmış oluyordu[19].

1066/67 yılında ise Sultan Alparslan’ın, emîri Gümüştegin’in maiyetinde Anadolu’da fetihler yapmakla görevlendirdiği kumandanlardan Afşin’in büyük bir Türk ordusuyla Suriye’ye girdiğini görüyoruz. Selçuklu harekât üssü Ahlat’ta bir kavga sırasında emîr Gümüştegin’i öldüren Afşin, sultan tarafından cezalandırılma korkusuyla emrindeki çok sayıdaki Türkmen atlısıyla süratle buradan ayrıldı; batı yönünde hareket ederek Fırat’ı geçip karargâhını Kilikya’nın kuzeyinde Amanos dağları arasında kurdu ve Bizans topraklarına akınlara başladı. Afşin’in ordusunun bir kısmı Dülük (Dolikhe)’ü kuşatırken diğer kısmı da büyük korkuya kapılan ahalisinin  terk  etmiş olduğu  Antakya bölgesini baştan aşağı yağmalayarak tahrip etti (Ağustos 1067). İbnü’l-Adim’e göre, bu akınlar sırasında kırk binden fazla hayvan ve sayısız cariye ele geçirilmiş, 70 bin esir Haleb pazarlarında satılmıştı. Ertesi yıl (1068) Afşin, Haleb arazisinden çıkıp tekrar Antakya üzerine yürüdü. Afşin’in bu harekâtı sırasında Antakya bölgesindeki hemen her yere akınlar düzenlendi. Bir süre sonra Sultan Alparslan, Afşin’e onu affettiğini bildirip Irak’a geri çağrıldı. Bunun üzerine Afşin, Antakya’nın Bizans valisinden yüz bin altın ve savaş aletleri aldıktan sonra kuzey Suriye’den ayrıldı (Nisan 1068)[20].

İmparatoriçe Eudokia ile evlenerek Ocak 1068’de Bizans tahtına çıkan İmparator Romanos Diogenes, hemen Türk akınlarına engel olmak için hazırlıklara başladı ve öncelikle ‘güneydeki’ düşmana karşı bizzat sefere çıkmak için büyük bir ordu toplayarak Mart 1068’de Suriye’ye gitmek üzere yola çıktı. Ancak, daha Kayseri’ye varmadan önce kuzeyden gelen bir Türk ordusunun Niksar’ı zapt ve yağma etmiş olduğunu duyunca yolunu değiştirerek Kayseri üzerinden Sivas’a geldi; oradan doğuya doğru yürüyüşüne devam ederken Divriği’de karşılaştığı Türklerle şiddetli bir savaşa tutuşup onları geri çekilmek zorunda bıraktı. Bundan sonra imparator, geri dönüp Göksun ve Maraş vadilerinden geçerek Suriye’ye girdi. Haleb hâkimi Mirdasoğlu Mahmud ve Hanoğlu Harun’un bütün çabalarına rağmen, Haleb’in kuzeydoğusundaki Menbic’î zapt edip (Kasım 1068) Artah’ı da geri aldı. Böylece İmparator, Haleb tarafından gelecek saldırılara karşı Antakya’yı koruma altına alırken Antakya-Urfa arasındaki ulaşımın emniyetini de sağlamış oldu[21].

1071 yılında artık, Türklerin Anadolu’daki ilerleyişlerine kesin bir son vermek üzere topladığı büyük orduyla harekete geçen, ancak Malazgirt savaşında yenilerek esir düşen İmparator Romanos Diogenes, Sultan Alparslan ile yapılan barış anlaşmasının şartlarından biri olarak  Urfa, Menbic ve Malazgirt’ten başka Antakya’yı da Selçuklulara teslim edecekti. Ancak, bu sırada İstanbul’da Romanos’un yerine VII. Mikhail Dukas (1071-1078) tahta geçirilince bu anlaşma da geçersiz kaldı ve Antakya’da bir süre daha Bizans hâkimiyeti devam etti[22]. Fakat, Malazgirt savaşından sonraki dönemde kalabalık Türkmen kitlelerinin Anadolu’ya girip bölgeyi süratle yurt edinmeye başlamalarıyla birlikle güney ve güneydoğu Anadolu bölgelerinin Bizans’ın merkezi ile karadan bağlantısının kesildiği zaman Antakya da tecrit edilmiş bir duruma düştü.

Bu dönemde Antakya Dükü Ioseph Tarchaniot’un ölümü üzerine Antakya bir kargaşa ortamına sürüklendi. Maraş bölgesine yerleşmiş olan Ermeni Philaretos,  hâkimiyet alanını genişletmek hususunda bundan faydalanmak istedi; onun tahrikiyle şehirde patlak veren isyanı, ölen dükün oğlu Katakalon güçlükle bastırabildi (1073). Bunun üzerine İmparator Mikhail, kumandan Aleksios’un kardeşi Isaakios Komnenos’u Antakya’ya vali tayin ederek karışıklığın sorumlusu olarak gördüğü patrik Emilianos’un acele tutuklanıp İstanbul’a gönderilmesini emretti. Isaakios Antakya’ya varınca yüksek rütbeli memurlar ve bizzat patrik tarafından karşılandı ve şehre girdiği andan itibaren patriğe karşı nazik ve hürmetkar davrandı; çünkü halkın sempatisini kazanmış olan bu şahsa karşı dostça davranması gerektiğini düşünmüştü. Şehir iki partiye bölünmüştü; bunlardan biri patrik diğeri hükümet taraftarıydı. Bu yüzden Isaakios herhangi bir ayaklanmaya sebebiyet vermemek için patriği bir hileyle şehirden uzaklaştırdıktan sonra zorla İstanbul’a dönmesini sağladı (1074)[23].

Bu sıralarda Anadolu’nun güneyinde  fetih hareketlerinde bulunan Kutalmışoğlu Süleymanşah, 1074 yılında, oldukça kuvvetli bir orduyla Fırat kenarındaki karargâhı Birecik’ten hareke geçip Kuzey Suriye’ye geldi. Bunu öğrenen Antakya valisi Isaakios eniştesi, eski İmparator Romanos Diogenes’in oğlu, Konstantinos ile birlikte Süleymanşah’a karşı çıktı; ancak yapılan savaşta Konstantinos öldü, yaralı olarak Türklere esir düşen Isaakios ise Antakyalıların ödediği yüklüce bir miktar fidye karşılığında serbest bırakıldı (1074)[24]. Ardından daha güneye inen Süleymanşah, Mirdasoğlu Mahmud’un ölümünden (Kasım 1074) sonra oğlu Nasr’ın idaresinde bulunan Haleb’i kuşattı; ancak Nasr, Melikşah’a tabi olduğunu söyleyip, kıymetli hediyeler vererek kuşatmayı kaldırtınca Süleymanşah, Antakya’yı hedef aldı. Süleymanşah, Antakya’yı kuşattıysa da sonunda şehrin valisi ile her yıl 20 bin altın vergi ödemesi şartıyla anlaşmaya varıp kuşatmayı kaldırdı (1076) [25].

1077 yılının başlarında ise, bu kez yine Malazgirt savaşından sonra Anadolu’da  fetih hareketlerinde bulanan Türkmen beylerinden biri olan Ahmedşah’ın, Antakya bölgesine akınlar düzenlediğini görüyoruz. Ahmedşah emrindeki Türkmenler ve Haleb Mirdasî Emîri Sâbık’a bağlı kuvvetlerle Antakya’yı kuşatınca şehirde baş gösteren yiyecek sıkıntısı yüzünden şehir halkı zor duruma düştü ve Ahmedşah ile anlaşmaya çalıştı. Neticede ahali kendisine beş bin dinar  ödeyince Ahmedşâh kuşatmayı kaldırıp Haleb’e döndü[26].

1079 yılında da emîr Afşin bir kez daha Antakya bölgesine akın düzenledi. Dımaşk’ta Fatımîler tarafından kuşatılan emîr Atsız’ın çağrısı üzerine şehre yardıma giden Tutuş’un yanında emîr Afşin de bulunuyordu. Dımaşk’a gelen Tutuş, Atsız’ı öldürünce Afşin de kendini güvende hissetmeyerek kuvvetleriyle beraber Tutuş’un yanından ayrılmış, önce Maarratunnûman ve Kefertâb’a akınlar düzenledikten sonra Antakya topraklarına girmiştir; bu hareketi sırasında elde ettiği pek çok ganimetle birlikte Diyarbakır bölgesine gitmiştir[27].

Philaretos’un Hâkimiyeti (1078-1084): Antakya daha sonra, Bizanslıların Philaretos  Brakhamios (Arapça  Filardus er- Rûmî) dedikleri bir Ermeni tarafından ele geçirilmiştir. İmparator Romanos Diogenes’in kumandanlarından olan Philaretos, aslen Van bölgesi (Vaspuragan) Ermenilerinden olup imparator tarafından Maraş (Germanikeia) valisi tayin edilmiş, Malazgirt savaşı sırasında da Palu (Romanopolis)’daki Bizans kuvvetlerine kumanda etmişti. Bu savaştan sonra Romanos’un yerine tahta çıkarılan yeni İmparator Mikhail Dukas’ı tanımayarak bağımsızlığını ilân etmiş ve etrafına topladığı başı boş, haydut, sergüzeştçi Ermenilerden başka sekiz bin kadar ücretli Frank askerini de hizmetine alarak emrindeki yirmi bin kuvvetlerle Maraş bölgesine yerleşmişti. Sonra durumunu iyice kuvvetlendirdiğini düşünen Philaretos, ahalisinin çoğu Ermeni olan Antakya’yı ele geçirmeye niyetlenmişti. Yukarıda belirtildiği gibi, Antakya dükü Ioseph Tarchaniot’un ölümü üzerine şehri işgal etmek için harekete geçerek oradaki taraftarları vasıtasıyla halkı tahrik etmeye başlamıştı (1073). Bunun üzerine İmparator Mikhail tarafından Antakya valisi tayin edilen Isaakios Komnenos, duruma hakim olmaya çalıştıysa da şehirde tam olarak sükuneti sağlayamamıştı. Yine de İmparator VII. Mikhail döneminde, Anadolu’da karışıklığın gittikçe arttığı sırada Isaakios Komnenos, Antakya’da 1078 yılına kadar Bizans adına idareyi elinde bulundurmaya devam etti. Bu tarihte İmparator VII. Mikhail’in tahtını elinden alan Nikephoros Botaneiates (1078-1081), Isaakios Komnenos’u İstanbul’a çağrılarak yerine Ermeni senyörlerinden Vasak Pahlavunî’yi Antakya’ya vali olarak tayin etti. Fakat, Malazgirt Savaşından sonra Anadolu’da Bizans savunmasının tamamen çöktüğü bu dönemde Bizans’ın içinde bulunduğu kargaşa ortamından faydalanarak 1074’de Malatya’yı sonra Palu, Harput ve Çukurova’nın en önemli şehirleri Tarsus, Misis (Mamistra), Anazarba’yı, ayrıca Elbistan, Raban ve Keysun’u zapt ederek 1077’de Urfa’yı da Bizanslılardan alan Phileratos, kısa bir süre sonra Antakya’yı ele geçirme fırsatını buldu[28].

Urfalı Matheos’a[29] göre, 1078 yılında, Isaakios Komnenos’un halefi ve Bizans’ın son Antakya valisi olan Ermeni Vasak Pahlavunî, şehirdeki Bizans askerleri tarafından öldürülünce Vasak’ın askerleri Antakya kalesinde toplandılar. Zâdegan (soylular) taburu Philaretos’u çağırıp Türk tehdidi altındaki Antakya’nın idaresini kendisine teslim ettiler. Birkaç gün sonra Philaretos, sefere çıkmak bahanesiyle şehirdeki 700 kadar Bizans askerini topladı ve onları Afşun adındaki bir köye götürerek orada hepsini kılıçtan geçirdi. Bu suretle ırkdaşı Vasak’ın intikâmını da alarak Antakya’ya hâkim oldu. Yeni imparator Nikephoros Botaneiates (1078-1081), Philaretos’un işgal ettiği yerlerde onu vali olarak tanıdı; o da imparatora sadakat yemini ederek sebastos (‘Saygıdeğer’ anlamında) unvanı aldı[30].

Urfalı Mateos’un kaydına göre bu dönemde bölgede tam bir kargaşa ortamı hakimdi; Türk akınları yüzünden toprak işlenemediğinden şiddetli bir kıtlık başlamış, Antakya’da, Kilikya’da, Maraş’ta, Dülük’te ve bu bölgelerin çevresinde binlerce, hatta onbinlerce insan yaşadıkları yerlerden kaçarak daha iyi yaşam koşullarının bulunduğu Urfa ve havalisine göç etmişlerdir (1079)[31].

1080 yılı başlarında Haleb’i Mirdasoğularının elinden almış olan Musul’un Arap emîri Şerefüddevle Müslim b. Kureyş, Philaretos’dan Antakya için yıllık üçyüz bin dinar haraç istedi ve bu isteği reddedilince de Antakya’yı fethetmek için hazırlıklara başladı. Gaddarlığı yüzünden Philaretos’dan nefret eden şehir halkı, Müslim ile gizlice haberleşerek Antakya’yı ona teslim etmeye karar verdiler. Fakat Müslim’in Hıristiyan katibi kaçıp Antakya’ya giderek durumu Philaretos’a bildirdi. Bunun üzerine konuyla ilgisi bulunan 300 kadar kişi Philaretos tarafından öldürüldü, böylece Müslim’in Antakya’yı ele geçirmek girişimi sonuçsuz kaldı. Kısa süre sonra İmparator Botaneiates, Komnenoslar tarafından  tahttan indirildi ve I.Aleksios Komnenos (1081-1118) imparator ilân edildi. Philaretos ise bölgedeki hâkimiyetini devam ettirebilmek için bir yandan İmparator Aleksios’a bağlılığını bildirirken diğer yandan da Musul-Haleb emiri Şerefüddevle Müslim b. Kureyş’e de biat etmeyi, aynı zamanda Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah ile iyi ilişkiler içinde bulunmayı ihmal etmedi. Böylece Philaretos hem Sultan Melikşah’a hem de ona bağlı olan Anadolu fatihi Kutalmışoğlu Süleymanşah’a, Müslim’e diğer yandan da Tutuş’a vergi ödeyerek Antakya’da kendisini emniyet altına aldı[32].

Öte yandan 1082 yılı sonunda Müslim’in elinden Haleb’i, Philaretos’dan da Antakya’yı almak için hazırlıklara başlayan Suriye Meliki Tutuş, Haleb ile Antakya arasında karargâh kurmuş, maiyetinde bulunan Artuk beyi de Haleb bölgesine göndermişti. Ancak Tutuş, Sultan Melikşah’ın emri üzerine Haleb kuşatmasını kaldırarak Dımaşk’a döndü. Böylece Antakya’yı ele geçirme girişimi de sonuçsuz kaldı. Artuk Bey de sultanın emrine uyarak emrindeki Türkmenlerle beraber onun yanına Isfahan’a döndü (1083)[33].

Selçuklular Zamanı (1084-1098): İmparator Aleksios Komnenos tahta çıkınca öncelikle ucunda devletin varlığı söz konusu olduğundan Batı’da Normanlar ile sonra Peçenekler ve Kumanlarla uğraşmak zorunda kalmış dört yıl süren mücadeleden sonra imparatorluğun Avrupa eyaletlerindeki otoritesini yeniden kurarken bu arada Doğu eyaletleri  kaybedilmişti. Türkiye Selçuklu Devleti’nin kurucusu Kutalmışoğlu Süleyman, 1082’de Çukurova’ya girerek önce Tarsus’u, 1083 yılında da Adana, Anazarba  ve bütün Kilikya’yı zapt ettikten sonra Antakya’yı hedef almıştı. Bizans’ın Antakya valisi Philaretos, 1084 yılında yerine, Türk asıllı olması muhtemel, İsmail adlı bir emîri vekil olarak bırakıp şehirden ayrılmış, Urfa’ya[34] veya Akkâ’ya[35] gitmişti. İdaresi altındaki halka ve askerlere zulmeden Philaretos, bu yıl içinde oğlu Urfa valisi olan Barsam’ı da tutuklayarak Antakya kalesine hapsetmişti. Bu sırada babasının şehirde bulunmamasından faydalanarak hapisten kurtulan Barsam ile İsmail, şehrin Süleymanşah’a teslimi konusunda anlaşmışlardı. Antakya’dan gelen çağrı üzerine  şehrin kolayca alınabilecek durumda olduğunu öğrenen Süleymanşah, İznik’de Ebu’l-Kâsım’ı vekil bırakarak ordusuyla derhal yola çıktı[36]. Süleymanşah, Tutuş ve Müslim’in de Antakya’ya sahip olmak istediklerini göz önünde bulundurarak, bu hareketinin duyulmaması için gündüzleri vadilerde gizlenerek ve geceleri devamlı yol alarak Anadolu’yu geçip  gizlice şehir surları önüne ulaşmayı başardı[37].

Bundan sonra, şahne İsmail’in yardımını temin eden Süleymanşah, Fâris kapısı civarındaki burçların şerefelerine ipler attırmış, böylece askerlerinin bir kısmı yukarı çıkmış ve aşağı inerek Fâris kapısını açmışlar, Türk askerleri de bu kapıdan kolayca şehre girmişlerdir (10 Şaban 477/12 Aralık 1084). Philaretos’un bazı kuvvetleri direnmeye çalıştılarsa da Süleymanşah’a katılan Mencekoğlu (Mincak-oğlu)[38] adlı bir Türkmen beyinin yardımı sayesinde bunlar mağlup edilmişlerdir. Sabahleyin Türk askerlerini şehirde görüp kısa sürede durumu öğrenince korkuya kapılan Antakya halkının bir kısmı iç kaleye, bir kısmı Habibü’n-Neccar (Silpius) dağına kaçıp sığınırken, bir kısmı da şehri terk etmeyi tercih etmişti. Fakat Süleymanşah halka eman vererek iyi muamele etmiş, esirleri serbest bırakmış, askerlerinin Hıristiyanların evlerine girmelerini, evlilik yoluyla dahi olsa kızlarını almalarını yasaklamıştır; ayrıca ele geçirilen ganimetin düşük fiyatla da olsa şehir içinde satılmasını emretmiştir. Daha sonra şehirdeki Mar Cassianus (Kawasyana) büyük kilisesini camiye çevrilerek 110 müezzinin okuduğu ezandan sonra ilk Cuma namazı kılınmıştır (17 Aralık 1084). Bu arada bir aydan beri iç kalede direnmeye çalışan Philaretos’un adamları, sonunda çaresiz kalıp 12 Ocak 1085’de aman ile teslim olmak zorunda kalmıştır. Böylece Süleymanşah’ın Antakya’yı fethiyle Suriye’deki Bizans hakimiyeti son bulmuş oluyordu[39].

Hakimiyet uğruna her şeyi mübah sayıp tebasına her türlü zulmü reva gören Philaretos, hiç kimse tarafından sevilmemiş, soydaşlarının bile nefretini kazanmıştı; bu yüzden Antakya halkı, Süleymanşah’ın kendilerine karşı tutumundan ve adil yönetiminden çok memnun olmuşlardır. Mar Cassianus kilisesi camiye çevrildiği için Süleymanşah’ın izniyle Meryem Ana ve Aziz Cercis (St. George) kiliselerini inşa etmişlerdir. Şahne İsmail ile iç kaleyi teslim eden kumandan da görevlerinde bırakılmıştır. Süleymanşah, bundan sonra Bagras, Derbesak, Artah, Raban, Harim, İskenderun, Süveydiye (Samandağ) gibi Antakya’ya bağlı  olan kasaba ve kaleleri de arka arkaya fethetmiştir. Süleymanşah, Antakya’nın fethini Sultan Melikşah’a bildirmiş, bu haber başkent Isfahan’da büyük sevinçle kutlanmış ve devrin meşhur şairi Ebîverdi bu sebeple bir kaside yazmıştır[40].

Süleymanşah gibi Haleb hakimi Şerefüddevle Müslim b. Kureyş[41] ve Suriye Meliki Tutuş da Anadolu ve Suriye’yi birbirine bağlayan yollar üzerinde kilit konumundaki müstahkem Antakya’yı ele geçirmek istemişlerdi. Bu yüzden Süleymanşah’ın Antakya’yı fethi onu bu iki hâkim ile karşı karşıya getirdi. Bunlardan Müslim, daha önce Antakya’yı zapt etmek girişiminde bulunmuş, fakat Philaretos, onun bu hareketini haber alınca güçlü şehir surlarını aşamayacağını anlayıp geri çekilmişti. Sonra, Philaretos ile anlaşan Müslim 1080 yılından beri Antakya’dan vergi alıyordu. Müslim, Antakya’nın yeni hâkimi Süleymanşah’a, İbnü’l-Hulzûm adlı bir elçiyle mektup göndererek o zamana kadar Bizans’ın Antakya valisi Philaretos’un kendisine ödemekte olduğu 30.000 dinar vergiyi (Cizye) şimdi onun göndermesi gerektiğini, aksi takdirde sultana karşı itaatsizlik etmiş olacağını bildirdi. Süleymanşah ise sultana itaat ederek adına hutbe okutup para bastırmanın kendisinin şiarı olduğunu söyleyip, Antakya’nın fethini ve bunun onun sayesinde gerçekleşmiş olduğunu kendisine haber verdim diyerek Müslim’in haksız yere istediği parayı ödemeyi reddetti. Çünkü şehrin önceki hâkimi, Müslüman olmadığından kendisi ve adamları için cizye ödüyordu. Fakat şimdi Antakya İslâm hâkimiyetinde bulunduğuna göre Süleymanşah bir Müslüman olarak cizye ödeyemezdi. Şehirdeki Hıristiyanlar da cizyelerini yeni hâkimlerine ödeyeceklerdi Ancak elçi ‘biz sizden alacağımız vergiden başka bir şey bilmeyiz’ diye karşılık verdi[42].

Bunun üzerine İki taraf arasındaki ilişkiler iyice gerginleşince Müslim, Süleymanşah’ı Antakya’dan çıkarmak için  askerî hazırlıklarını yaparken onun gönderdiği askerler de Antakya civarını yağmaladı. Buna karşılık Süleymanşah da Haleb yakınlarına asker gönderdi. Sonunda, Müslim bu sıralarda Melikşah’ın hizmetinden ayrılıp Tutuş’un hizmetine girmiş olan ve başarılı fetih hareketlerinde bulunduğu sırada Anadolu’dan geri çağrılmasına sebep olduğu için Süleymanşah ile arası açık bulunan Artuk Bey ile ittifak kurarak Süleymanşah üzerine Antakya’ya sefer düzenledi. Fakat 20 Haziran 1085 ’de Antakya civarında yapılan savaş, Türkmen kuvvetlerinin Süleymanşah’ın tarafına geçmeleri üzerine, Müslim’in kesin yenilgisi ve ölümüyle sonuçlandı[43]. Bundan sonra Süleymanşah Haleb üzerine yürüyüp şehri kuşattıysa da (Haziran-Temmuz 1085) başarı elde edemedi ve yeğeni Suriye Selçuklu Meliki Tutuş ile Haleb önünde yaptığı savaşta hayatını kaybetti (4 Haziran 1086)[44].

Bu sıralarda Süleymanşah tarafından Isfahan’a gönderilmiş olan elçi Melikşah’ın huzuruna çıkmış, Melikşah Antakya ve Haleb’in yönetimlerini Süleymanşah’a vermeyi kabul etmiş, elçiye hilatlar giydirerek onu kendi elçisiyle beraber Antakya’ya göndermişti. Fakat elçiler yolda Süleymanşah’ın ölümünü öğrenince geri dönüp durumu Melikşah’a bildirmişlerdir[45].

Bu gelişmeler üzerine, Haleb valisi Şerif el-Huteytî tarafından davet edilen Sultan Melikşah, bölgeyi doğrudan doğruya kendine bağlayıp yeniden huzuru sağlamak için bizzat Kuzey Suriye’ye sefere çıktı[46]; 3 Aralık 1086’da Haleb’e girip bölgeyi itaat altına aldıktan sonra Antakya’ya hareket etti. Şehrin idaresini elinde bulunduran, Süleymanşah’ın veziri Hasan b. Tahir eş-Şehristanî, Melikşah’ı şehir dışında karşılayarak itaatini bildirdi ve Süleymanşah’ın Antakya’da bulunan çocukları için eman aldı. Aralık 1086 sonlarında Antakya’ya girip şehri teslim alan Sultan Melikşah, yanındaki emirlerden Yağısıyan’ı buraya vali tayin etti, vezir Hasan b. Tahir’i de divan işlerini yürütmekle görevlendirdi; Tutuş’u ise sadece Dımaşk Meliki olarak bıraktı. Bundan sonra Antakya’nın liman şehri Süveydiye’ye kadar gelen Melikşah buradan gururla Akdeniz’i seyretmiş ve atını denize doğru sürüp kılıcını üç kez suya daldırıp çıkararak ‘İşte Allah İran Denizi’nden bu denize kadar olan yerlerin egemenliğini bana verdi’ dedikten sonra namaz kılıp bunun için Allah’a şükretmiştir. Sultan Melikşah burada kıyıdan aldığı bir miktar kumu daha sonra babasının Merv’deki mezarının üstüne serperek ‘Ey babam Alparslan. İşte sana müjde, henüz bir çocuk olarak bırakmış olduğun oğlun dünyayı baştan başa fethetti’ demiştir. Sultan Melihşah, Süveydiye’den Antakya’ya geri dönerek Süleymanşah’ın karısını ve çocuklarını da yanına aldıktan sonra buradan ayrılıp önce Haleb’e oradan da hilafet merkezi Bağdat’a gitmiştir[47].

1091 yılının Eylül ayında Antakya’da meydana gelen şiddetli bir depremde şehrin büyük kısmı harap olmuştur. Surların büyük kısmı yıkılmış, kuleler devrilmiş, bir çok insan        yıkılan evlerin altında can vermiştir[48].

Fatımîler, 1089 yılında Filistin ve Suriye’yi geri almak amacıyla harekete geçerek Sur, Sayda, Beyrut, Akka gibi önemli kıyı kentlerini Suriye Selçukluları’nın elinden almış, hatta Selçuklu başkenti Dımaşk’a başarısız bir kuşatma girişiminde bulunmuşlardı. Bunun üzerine Tutuş, Melikşah’a Fatimî istilasını bildirip yardım isteyince, Sultan Melikşah’ın emriyle Haleb valisi Aksungur ve Urfa valisi Bozan’ın yanı sıra Antakya valisi Yağısıyan da kuvvetleriyle beraber Tutuş’un emrine girmiş  ve onunla beraber Fatimîlere karşı Suriye harekatına katılmıştır. Ancak Trabluşşam kuşatması sırasında Tutuş ile Selçuklu kumandanları arasında anlaşmazlık çıkmış Aksungur, Bozan ve Yağısıyan Tutuş’un yanından ayrılınca kuvvetleri azalan Tutuş, 1091 yılı sonlarında kuşatmayı kaldırıp Dımaşk’a dönmek zorunda kalmış, böylece Fatımîlere karşı mücadele edilememiştir[49].

Bununla beraber, Sultan Melikşah’ın 1092 yılında ölümünden sonra kardeşi Tutuş sultanlığını ilân edince Haleb valisi Aksungur ve Urfa valisi Bozan gibi Antakya valisi Yağısıyan da Tutuş’a itaat ederek onun adına hutbe okutmuş ve saltanat mücadelesinde kuvvetleriyle onun yanında yer almıştır[50]. Fakat Aksungur ve Bozan daha sonra Tutuş’dan ayrılarak diğer taht iddiacısı, Melikşah’ın oğlu Berkyaruk’un hizmetine girince Berkyaruk’a karşı saltanat mücadelesinde gücü azalan Tutuş, Rey yakınlarında savaşa girmeyi göze alamamış, asker toplamak için önce Diyarbakır bölgesine, ardından da Yağısıyan ile birlikte Antakya’ya gelmiş, burada bir süre kaldıktan sonra Dımaşk’a dönmüştür (Aralık 1093). Tutuş, oğlu Rıdvan’ı kendisine daima sadık kalan Yağısıyan’ın kızı çiçek Hatun ile  evlendirmiştir. Fakat Tutuş ile Berkyaruk arasında 26 Şubat 1095 tarihinde yapılan  nihai mücadelede, Berkyaruk’un ordusunda Sultan Melikşah’ın özel sancağı çekilince Tutuş’un saflarında bulunan bazı emirlerin yanı sıra o vakte kadar Tutuş’a hep sadakatle bağlı kalan Antakya valisi Yağısıyan da savaştan çekildi. Tutuş’un Rey savaşında Berkyaruk’a yenilerek hayatını kaybetmesinden sonra Suriye Selçuklu Devleti ikiye ayrıldı, onun bir oğlu Rıdvan Haleb’de, diğer oğlu Dukak ise Dımaşk’da hüküm sürmeye başladı. Bu dönemde Antakya Haleb Meliki Rıdvan’a bağlandı ve Yağısıyan, Haçlıların gelişine kadar vali olarak onun adına şehri idare etmeye devam etti.

Kısa bir süre sonra Birinci Haçlı Seferi orduları tarafından Haziran 1098’de  zapt edilen Antakya’da bir Haçlı devleti kurulacak ve şehir, 1268’de Sultan Baybars tarafından geri alınıncaya kadar Haçlıların elinde kalacaktır[51].

 

* Yrd.Doç.Dr., İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Ortaçağ Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi.


(Prof. Dr. Işın Demirkent Anısına, Dünya yayınları, Şubat 2008)


 

KAYNAKÇA


1 G. Ostrogorsky, terc. F. Işıltan,  Bizans Devleti Tarihi, TTK-Ankara 19913, s. 88, 96; Streck,  “Antakya”, İA, I, s. 456; H.Sahillioğlu, “Antakya”, DİA, III, s. 228 vd.; A.Demir, Çağlar İçinde Antakya, İstanbul 1996, s. 22 vdd., 152.

2Willermus Tyrensis, terc. A.C. Krey, A History, of Deeds Done Beyond the Sea, New York 1943, I, s. 200; krş. Sahillioğlu, s. 229; Demir, s. 33 vd.

3 Bk. Belâzurî, terc. M.Fayda, el-Belâzurî, Fütûhu’l -Büldân, Kültür Bakanlığı-Ankara, 2002, s. 192 vdd.; Ebu’l-Ferec, terc. Ö.R. Doğrul, Abû’l Farac Tarihi, TTK-Ankara 19872, I, s. 176 vd.; Süryâni Mikhail, nşr. ve terc. J.B.  Chabot,  Chronique de Michel le Syrien, patriarche, jacobite d’Antioche (1166-99),  Paris 1904, II, s. 424. Yermük Savaşı ve Antakya’nın Müslüman tarafından fethi hakkında geniş bilgi için bk. A.N. Stratos, terc. H.T. Hionides, Byzantium in the Seventh Century, II, 634-641, Amsterdam 1972, s. 68 vdd.

4  Avâsım ve Sugûr hak. bk. M.H.Yinanç, Türkiye Tarihi Selçuklular Devri, İstanbul 1944, 26 vd.; Streck,  ‘Avasım’, İA, II, s. 19; Honigmann, ‘Sugûr’, İA, XI,  s. 2; H.D. Yıldız, ‘Avâsım’, DİA,  IV, s. 111 vd.

5 Krş. Köprülü, F.-Barthold, W., İslâm Medeniyeti Tarihi, TTK- Ankara 19632, s. 23.

6 İbnü’l-Adîm, Zübdetü’l-Haleb min Tarihi Haleb, nşr. Sami ed-Dehhan, Dımaşk 1951, I, s. 159; Ebu’l-Ferec, I, s. 266 vd.; krş. G. Schlumberger, Un Empereur Byzantin au dixième  siècle: Nicéphore Phocas, Paris, 1890,  s. 718 vdd.; A. Müller, Der Islam im Morgen-und Abendland, Berlin 1885, I, s. 574; E. Honigmann, terc. F. Işıltan,  Bizans  Devleti’nin Doğu Sınırı, İstanbul 1970, s. 93; Ostrogorsky, s. 269 vd.

7 Krş. Demir,  s. 57 vd.

8 Kedrenos, II, nşr. I. Bekker, CSHB, Bonnae 1839, s. 383 (Fatımî ordusunun 100.000 kişi olduğunu söyler). Krş. Honigmann, s. 96.

9 İmparator Çimiskes’in 974 -975 yıllarında Doğu’ya düzenlediği seferler hakkında geniş bilgi için bk. Urfalı Mateos, s. 23 vdd.; Honigmann, s. 97 vdd.; Ostrogorsky, s. 275 vd.

10 İbnü’l-Adîm, I, s. 185 vd.; Urfalı Mateos, terc. H. Andreasyan, Urfalı Mateos Vekayi-nâmesi (952-1136) ve Papaz Grigor’un Zeyli (1136-1162), TTK-Ankara 19872, s. 43; Ebu’l-Ferec, I, s. 274.

11 İbnü’l-Adîm, I, s. 188, 191; Ebu’l-Ferec, I, s. 275; krş. Honigmann, s.104; Ostrogorsky, s. 286.

12 Eyalet ve sınır bölgelerindeki kumandan, vali.

13 İbnü’l-Adîm, I, s. 192; Ebu’l-Ferec, I, s. 276; krş. Honigmann, s.106.

14 Ostrogorsky, s. 292.

15 Adriyatik’i geçip karaya çıktıktan sonra Draç-Okhrida-Vodena-Selanik-Silivri üzerinden İstanbul’a ulaşan yol.

16 Anadolu yolları hakkında bk. W.M. Ramsay, terc. M. Pektaş, Anadolu’nun Tarihi Coğrafyası, İstanbul 1960, s. 77 vdd.

17 İbnü’l-Adîm, (I, 166 vd.), H. 359 yılının  Safer ayında (Aralık  969-Ocak 970), Bizans’ın yüksek hâkimiyetini kabul eden Halebliler  ile Antakya valisi arasında yapılan bir antlaşmanın ticaretle ilgili olan maddelerinden de bahsederek bu dönemdeki ticaret hayatıyla ilgili önemli bilgiler vermiştir. Krş. W. Heyd, terc. E.Z. Karal, Yakın-Doğu Ticaret Tarihi, TTK-Ankara 20002, s.49 vd., 60.

18 Urfalı Mateos, s. 98 vd.

19 Harun’un Suriye’deki faaliyetleri hakkında geniş bilgi için krş. A. Sevim, Suriye ve Filistin Selçukluları Tarihi, TTK-Ankara 1989, s.35 vdd.

20 İbnü’l-Adîm, II, 11 vd.; Urfalı Mateos, 133 vd.; krş. Honigmann, s. 117; Yinanç, s. 60 vd.; O. Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti, İstanbul 19692, s. 117 vd.; M.A. Köymen, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi, III, Alp-Arslan ve Zamanı,TTK-Ankara 1992, s. 22 vd.; Sevim, Suriye, s. 47 vd. İmparator X. Konstantinos Dukas (1059-1067) tarafından doğu orduları başkumandanlığına tayin edilmiş olan Nikephoros Botaneiates, Türk akınlarını durduramamış ve  imparatorun bu sıralarda, 1067’de ölümünden sonra İmparatoriçe Eudokia tarafından görevinden azledilerek  zindana atılmıştı, krş. Dölger, Regesten der kaiserurkunden des oströmischen reiches von 565-1453, II: regesten von 1025-1204, Berlin 1925, s. 15, no. 962.

21 Romanos Diogenes’in Mart 1068-Ocak 1069’daki Suriye seferi hakkında bk. İbnü’l-Esîr, el Kâmil fi’t-Tarih, terc A. Özaydın, İstanbul 1987, X, s. 68; Urfalı Mateos, 137; Ebu’l-Ferec, I, s. 318 vd.; krş. Honigmann, s. 118 vd; Yinanç, s. 65 vd.; Cl.Cahen, ‘Türklerin Anadolu’ya İlk Girişi (XI.Yüzyılın İkinci Yarısı)’, terc. Y.Yücel-B.Yediyıldız, Belleten, C. LI, Sayı: 201, Ankara 1988, s.1394.; Köymen, Alp Arslan ve Zamanı, s.23.

22 26 Ağustos 1071 Malazgirt Savaşı hakkında bk.Yinanç, s. 70 vdd.; Turan, Türk-İslâm Medeniyeti, s. 134 vdd.; İ.Kafesoğlu, ‘Malazgirt muhârebesi’, İA, VII, s. 242 vdd. ; Sevim, Malazgirt Meydan Savaşı; TTK-Ankara 1971; S. Eyice, Malazgirt Savaşını Kaybeden IV. Romanos Diogenes, TTK-Ankara 1971; Köymen, 26 vdd.; S. Koca, Türkiye Selçukluları Tarihi, II: Malazgirt’ten Miryokefalon’a (1071-1176), Çorum 2003, s. 18 vdd.

23 Nikephoros Bryennios, terc. Oktay Kazanlı, Nikifor Vriennios, Tarihî Hatıralar, (TTK-henüz yayımlanmadı (1944), s. 80 vd.; krş. Dölger, II, s. 19,  no. 999.

24 Nikephoros Bryennios, s. 82; Anna Komnene, terc. Sewter, s. 296; terc. Umar, s. 288; Lebeau, Histoire du Bas Empire, Paris 1833, XV, s. 28.

25 Sıbt İbnü’l-Cevzî, Mir’âtü’z-zeman fî Tarihi’l-Âyan, Selçuklularla ilgili kısımları yay. A. Sevim, Ankara  1968, s. 175; Anonim Selçuknâme, terc. F.N. Uzluk, Anadolu Selçukluları Devleti Tarihi, Ankara 1952, s. 23; krş. Yinanç, s. 88 vd.

26 İbnü’l-Adîm, II, s. 56; krş. Honigmann, s. 121.

27 İbnü’l-Adîm, II, s, 65 vdd.; Sıbt İbnü’l-Cevzî, s. 201; krş.  Sevim, Suriye, 97.

28 Philaretos’un faaliyetleri ve yükseliş hikayesi için bk. Urfalı Mateos,  147 vdd.; Süryâni Mikhail, terc. Chabot, Paris 1905, III, s. 173 vd.; terc. H. Andreasyan, Süryani Patrik Mihail’in Vekayinâmesi, II, (TTK-henüz yayımlanmadı (1944),  s. 30 vd.; Ebu’l-Ferec, I, s.  330 vd.; krş. Yinanç, 120 vd.

29 Urfalı Mateos, s.152 vd. Krş. Müverrih Vardan, Türk Fütuhatı Tarihi (889-1269), terc. H. Andreasyan, Tarih Semineri Dergisi, İstanbul 1937, s. 180.

30 Ebu’l-Ferec, I, s. 331; Süryâni Mikhail, terc. Andreasyan, s. 31.

31 Urfalı Mateos, s.155 vd. Ermeni müellif, Türk akınlarını bu durumun tek sebebi olarak gösterirken kendi soydaşlarını suçlamaktan kaçınarak, Ermenilerin bölgenin bu duruma düşmesinde oynadıkları önemli rolü görmezden gelmiştir.

32  Yinanç, s. 115, 121; İ. Kafesoğlu, Sultan Melikşah Devrinde Büyük Selçuklu İmparatorluğu, İstanbul 1953,  s. 42,.

33 Yinanç, s. 115; Sevim. Suriye, s. 104.

34 Urfalı Mateos, s. 161.

35 Aksarayî, Müsâmeretü’l-ahbâr, terc. M.Öztürk, TTK-Ankara 2000, s. 14.

36 Süleymanşah’ın yanında İbnü’l-Adîm (II, s. 87)’e göre 280 kişi; Azimi (Azimî Tarihi Selçuklularla İlgili Bölümler,  nşr. ve terc. A. Sevim, Ankara 1988, s. 24) ve İbnü’l-Esîr (X, s. 128)’e göre 300 atlı ve çok sayıda piyade;  Aksarayî, ( s. 14)’ye göre 1000 kişilik bir kuvvet ; Urtalı Mateos (s. 161)’a göre de 300 kişi vardı.

37 Anna Komnena (terc. E.R.A. Sewter, The Alexiad of Anna Comnena, London 1969, s. 199; terc. Umar, s. 194)’ya göre bu yürüyüş 12 gece, Aksarayî, ( s. 14)’ye göre ise 5 gün sürmüştür.

38 Bu isim hakkında bk. Sevim, Suriye, s. 110, n. 283.

39 Bk. İbnü’l-Adîm,  II, 86 vdd.; Aksarayî,  s. 14; Sıbt İbnü’l-Cevzi, s. 229; İbnü’l-Esîr, X, s. 128; Ebu’l-Ferec, I, s. 331; Urfalı Mateos, s. 161 vd.; krş. Yinanç, s. 122 vd.; Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 71 vd.; Honigmann, s. 121 vd.; Kafesoğlu, s. 84; Sevim, Suriye, s. 108 vdd.; Koca, s. 45 vdd.

40 Ebu’l-Ferec, I, s. 331; Süryâni Mikhail, terc. Chabot, III, s. 174; İbnü’l-Esîr, X, 128; Aksarayî, s. 14; krş.Yinanç, s. 123 vd. Anna Komnene (terc. Sewter, s.198; terc. Umar, s. 194), Barsama’nın, babasının Antakya’yı tehdit etmekte olan Türklerin tarafına geçerek Müslüman olmaya karar vermesine kızdığı için Süleymanşah’ı ona karşı kışkırttığını ve Antakya’ya çağırdığını kaydetmiştir. Ancak, Philaretos Urfa, Antakya ve Maraş’ın Türkler tarafından fethinden sonra Müslüman olmuştur. Nitekim Antakya’nın akıbetini öğrenen Philaretos,  önce Maraş’a iltica etmiş, bir süre sonra Yukarı Ceyhan bölgesi yani Elbistan, Keysun, Maraş Türk kumandanlardan Buldacı tarafından fethedilince (1085) Urfa’ya oğlunun yanına gittiyse de şehre kabul edilmemiş, sonunda Sultan Melikşah’ın huzuruna çıkarak ona itaat arz etmiş, ardından Müslümanlığı kabul ederek sünnet olmuş, kendisine verilen Maraş’a çekilmiş ve 1090 yılında burada ölmüştür, bk. Urfalı Mateos, s. 164, 171; Ebu’l-Ferec, I, s. 333; Süryâni Mikhail, terc. Chabot, III, s. 173; terc. Andreasyan, s. 31.

41 1060 yılından beri Haleb’i ellerinde tutan Mirdasoğullarının yönetimine son verip 1080 yılında Haleb’i ele geçiren Musul Ukayloğulları emîri Şerefüddevle Müslim, Sultan Melikşah’a itaat arz edip Selçukluların vassali olsa da asıl plânı, önce Türkmenleri Kuzey Suriye’den atarak bölgenin yönetimini ele geçirip hâkimiyet alanını genişletmek, sonra da bütün Suriye’yi ve Filistin’i içine alan bir Arap hâkimiyeti kurmaktı. Müslim’in faaliyetleri hakkında geniş bilgi için bk. Sevim, Suriye, s. 92 vdd.

42 İbnü’l-Esîr, X, s. 129; İbnü’l-Adîm, II, 89; Aksarayî, s. 14 vd.

43 Haleb ile Antakya arasındaki Kurzâhil mevkiinde meydana gelen bu savaş hakkında geniş bilgi için bk. İbnü’l-Adîm, II, 90 vdd.; Sıbt İbnü’l-Cevzî, 229 vdd.; İbnü’l-Esîr, X, s. 129; Aksarayî, s. 15 ; Urfalı Mafeos, s. 163 vd.; Ebu’l-Ferec, I, s. 332; krş. Sevim, Suriye, s. 112 vdd.

44 Bu konuda geniş bigi için bk. Kafesoğlu. Melikşah, s. 87 vdd. ; Turan, Selçuklular, s. 74 vdd; Sevim, Suriye, s. 119 vdd.

45 Aksarayî, s. 15.

46 Sultan Melikşah’ın Kuzey Suriye Seferinin ayrıntıları için bk. Kafesoğlu, Melişah, s. 90 vdd.; Sevim, Suriye, s. 127 vdd.

47 İbnü’l-Adîm, II, s. 101; Urfalı Mateos, s. 171 vd.; krş. Kafesoğlu, Melişah, s. 93 vd.; Turan, Türk-İslâm Medeniyeti, s. 160.

48 Urfalı Mateos, s.177.

49 Geniş bilgi için krş. Sevim, Suriye, 134 vdd.

50 İbnü’l-Adîm, II, s. 106 vd; İbnü’l-Esîr, X, 188 vd.; Urfalı Mateos, s. 180. Tutuş’un saltanat mücadelesi ve bu uğurda hayatını kaybetmesi hakkında geniş bilgi için krş. Sevim, Suriye, s.137 vdd.; A. Özaydın, Sultan Berkyaruk Devri Selçuklu Tarihi (485-498/1092-1104), İstanbul 2001, s. 30 vdd.51 Rahmetli hocam Prof.Dr. Işın Demirkent, uzun vadeli bir proje olarak Antakya Haçlı Devleti hakkında müstakil bir eser yayımlamayı çok istemişti, beni de bu projeye dahil etmişti. Nihayet, bu konudaki çalışmamızın başlangıcını teşkil etmesi umuduyla yukarıdaki makaleyi yazmaya başladığım zaman kendisi buna pek memnun olmuş, ‘inşallah arkasını getiririz’ demişti. Bu sebeple sevgili hocamın arzusunu ve vasiyetini yerine getirebilmek umuduyla, Antakya’nın Haçlılar zamanıyla ilgili müstakil bir çalışma yapmayı görev biliyor, bu vesileyle kendisini bir kez daha rahmetle anıyorum, ruhu şad olsun.